Geldi mi gitmek bilmez değildi.
Çok ''çekici'' değildin hüzünler için.
Ne değişti dersin?
Bir dolu cümle kuracağından eminim.
Yaşanmış yaşanmamış bir sürü şey.
Yaşanmışların tortusu, yaşanmayanların hasreti, vesaire...
Belki de benim tahminimle yetinecek,
ve tüm bunları anlatmaktan vazgeçeceksin.
Bu da bir hayal ya, neyse.
En çok da, paltonu giyip bereni taktığında,
yüzünü iyice gizlediğinde karanlığa,
kendi adımlarını sayarken düşüneceksin.
Emanet tebessümleri gönderirken dudağından.
Parlak gözleri kaçırırken aynadan...
Esir almamış, kaçırmamış da seni hüzünler,
misafir de değilsin orada.
Sessizce başını koyduğunda yastığa,
son okuduğun kitabı okşamandan anladım bunu:
sevmiştin kitabı
ve yarın buluşmak üzere iyi geceler dilemekteydin
diğer tüm ciltler gibi.
Benimsemişsin bu durumu.
Telefonun yanından geçip gitmenden belli.
Dünya telaşına (bile bile) kapılmandan hem de.
Kapı zili çaldığında, telaşsız gidişinden.
Umursamaz giyinişinden...
Hüzünler almış seni, iyice fark ettim.
Benim olmamandan belli.
Olmayacak olmandan belli...
Bir yorgunluk kahvesi,
iki lokma ekmek,
hastalandığımda nane limon,
işe giderken ''çabuk gel'';
bunları göremeyeceğimden belli...
Hüzünler almış seni.
Öyle böyle değil.
Kaplamış iyice.
Haddimin çok üstünde.
Hüzünler almış seni.
Bana kalmamış ki hiç bir sen!



